İnsanın kendini özgür hissetmesi! günlerin makâlesi Aralık 25
Hasan Cemal
h.cemal@milliyet.com.tr
İnsanın kendini özgür hissetmesi!
Uzakdoğu'da, denizlerin ortasında küçük bir ada...Yirmisinde komünist olmuş.
Kırkında vazgeçmiş...
Günbatımı gerçekten muhteşem. Gökyüzü önce pembeleşiyor, sonra kızıla boyanıyor.
Etrafta ölü sessizliği.
Denizin üzerinden çok uzaklara uzanan renk çümbüşünü seyrederken umutla doluyor içim.
Tatil bazen çok güzel.
Alacakaranlık basarken, oturduğum kayalıkların dibinden takır tukur
sesler geliyor. Yengeçlerin karaya doğru yürüyüşü galiba. Yampiri
yampiri gidişleri biraz sinir...
Hülyalara dalıyorum.
Her şey o kadar büyüleyici ki, ister istemez insanlığın aptallıklarını değil, güzelliklerini düşünüyorum.
Daha ondokuzunda iki çocuğunu ve kocasını terkedip gitmiş Doris Lessing.
Ne uğruna?
Dünyayı değiştirmek için!
Komünist olmuş.
Anlatıyor:
"Bu çirkin dünyayı değiştirecektim, daha güzel, daha mükemmel
yapacaktım, ırkçılık nefretinin, haksızlıkların ve benzerlerinin
olmadığı bir dünyada yaşayacaklardı."(*)
Komünistliğe kayarken, İlya Ehrenburg'un Fırtına isimli romanından da
etkilendiğini yazıyor. Ama bir de notu var. Sonraki yıllarda,
1950'lerin İngiltere'sinde Ehrenburg'dan ve o 'büyük' Sovyet
romanlarından nasıl alayla bahsedilmeye başlandığını da belirtiyor.
Yine aklıma takıldı.
Batı'dan bize herşey gecikmeli gelir. Bunda da yirmi otuz yıllık bir
rötar! Ben, 1960'ların sonuna doğru etkilenmiştim İlya Ehrenburg'un
Fırtına'sından, Paris Düşerken isimli romanından ya da yazarını şimdi
unuttuğum o Çimento'dan...
"Cennet, dünyanın gündemindeydi ve çok yakındı" diye düşünüyor
1940'larda Doris Lessing, "Ve devrimden başka cennete giden yol yoktu.
Boş vaktimizde salaş bir kafede oturup güzel geleceklerden konuşurduk.
Kahramanlık hayalleri ve efsaneleriyle yaşıyorduk."
Ekliyor:
"Bir daha asla milli veya dini savaşlar olmayacağına inanıyorduk.
Milliyetçilik geçmişte kalmıştı. Din de öyle. Birbirimizi kutluyorduk."
Ben de bir zamanlar böyle inanmıştım.
Sonra da hayal kırıklığı...
Dünyanın, insanlığın, insanın öyle kolay değişmeyeceğini anladıktan
sonradır ki, o düş kırıklıklarımı 'Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım' adını
taşıyan siyasal özyaşamöykümde yazmaya çalışmıştım.
Bir hayli zorlandığımı biliyorum.
Doris Lessing için de kolay olmamış. Din haline gelmiş bazı inançlarından uzaklaşmanın acısını içinde hissetmiş:
"İnsanlar vardır, birdenbire tamamen tersine dönüverir, bütün komünist
fikirlerini (doğru kelime belki de 'duygularını' olmalı) bir gecede
atarlar.
Bunlar azınlıktır.
Çoğunluk, komünizmden, Partiden yavaşça uzaklaştı. En çok çekindiğim, 'hain','dönek' gibi yaftalardı.
Sorun şöyle ortaya konmalı:
İnsan eğer siyasi veya dini bir inanca kapıldığında, bireyselliğini
içsel bir boyun eğişle otoriteye terketmişse, duygusal (kasıtlı olarak
entelektüel demiyorum) bağımsızlığını kazanması ne kadar sürer? Benim
bu etkiden kurtulmam yıllar sürdü.
Birileri der ki:
Sovyetler Birliği Finlandiya'yı işgal edince ayrıldım... Hitler-Stalin
Paktı üzerine... Berlin'deki ayaklanmanın bastırılması üzerine...
Macaristan'ın işgalinde...
O sıralarda Kravçenko'nun I Chose Freedom (Özgürlüğü Seçtim) adlı
kitabı elden ele dolaşıyordu. Sorun, Kravçenko'nun anlattıklarının
bizim okuduklarımız ve duyduklarımızla taban tabana zıt olmasıydı.
Elbette sorunlar, zorluklar vardı Sovyetler Birliği'nde...
Fakat mutlak bir diktatörlük?..
Eğer okuduğum gerçekse, inandığım hiçbir şey doğru olamazdı, mümkün değildi. 1954'de artık komünist değildim."
Yirmisinde komünist.
Kırkında veda...
Doris Lessing bu süreçte iki noktaya işaret ediyor.
Bir:
İnsanın kendini gerçekten özgür hissetmeye başlaması...
İki:
İnsanın kendi şüphelerini tartışabilecek eleştirelliğe ulaşması...
Birincisi, yani insanın kendini özgür hissetmeye başlamasının ne denli
çetin bir iş olduğunu, ancak öylesi süreçlerden geçenler çok daha iyi
bilir.
Doris Lessing, kendisini gerçekten özgür hissetmesinin yirmi yılı
aldığını, ancak 1960'ların başında artık kendini suçlu hissetmediğini,
herşeyi silkeleyip atabildiğini belirtiyor.
Bunun gibi, kendi kuşkularına eleştirel bir gözle bakabilmesinin nasıl
güç bir deneyim olduğunu da içtenlikle itiraf ediyor Doris Lessing...
Eleştirel düşünce...
Özgür düşünce...
Ve de birey ya da beynini başkalarına, sloganlara teslim etmeyen insan...
Bunların hepsi demokrasi kültürünün, demokratik hayat tarzının
vazgeçilmez dayanaklarıdır. Bunlar olmadan demokrasi olmaz. Bunlar
olmadan, kandırmaca ve yalandan oluşan dünyalar vardır.
Bir başka deyişle:
Yalanda yaşarız!
Birçok bakımdan Türkiye'de bizim de yalanda yaşamaktan bir an önce kurtulmaya o kadar ihtiyacımız var ki...
Umberto Eco, son çıkan kitabında bakın ne diyor:
"Aydınlanmış entelektüel ahlakın vazgeçilemez koşulu, tüm inançları,
hatta bilimin mutlak gerçek dediklerini de eleştiriye tabi tutmaktan
geçer."(**)
Umberto Eco efendi;
Gel sen bunu bir de bizim 'aydınlanmacılar'a anlat; gerçeği kendi
tekellerinde sanan o 'laikçi' takıma anlat bakalım, anlatabiliyor
musun?..
Tatil düşüncelerine yarın da devam.
* Bu yıl 87 yaşında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan Doris Lessing'in
özyaşamöyküsünün 1919- 1949 yıllarını anlatan birinci cildi; Tenimin
Altında; Dünya Kitapları; İngilizce'den çeviren, F.Nilgün Aras.
** Umberto Eco, Turning Back The Clock, Hot Wars and Media Populism; Harvill Secker 2007; s. 67.


