Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)
JAPON UZAY KURULUŞUNUN GÖRÜNTÜLERİ JAXA
Ana sayfa | Yazılar | Resimler | Videolar< önceki| sonraki >

JAXA GÖRÜNTÜLERİ

JAXA GÖRÜNTÜLERİ

JAXA GÖRÜNTÜLERİ

 

JAXA: JAPON UZAY KURULUŞU

İki öncelik: AB ve yeni anayasa


İki öncelik: AB ve yeni anayasa

Erdoğan, siyasi hedeflerini şöyle anlattı: "Demokrasi ve hukuk devleti kapsamında yeni bir anayasa hazırlanması, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, sivil toplumun güçlendirilmesi ve yargının güçlendirilmesini amaçlıyoruz."


Cumhurbaşkanı Gül'e yönelik 'Çankaya'nın noteri' nitelemesine, "Sorusu bile çok çirkin. Anayasalar mı fırlatılsın, böyle bir Türkiye mi güzel oluyor?" sözleriyle tepki gösteren Başbakan Erdoğan, AB sürecinde rehavet eleştirilerini de yanıtladı: "Köşk, AB konularında bizi rahatlatıyor. Uyumlu çalışmak önemli. AB'de bir rehavet söz konusu değil. Türkiye'de AB sürecine garip bakan tipler var. Yeni anayasada da sona geldik."

 

RADİKAL - ANKARA - Başbakan Tayyip Erdoğan, hükümetin Avrupa Birliği konusunda rehavete kapıldığı eleştirilerine kızdı. Erdoğan, Rehavetimiz söz konusu değildir. Ülkemizin içinde AB sürecine garip bakan tipler de, anlayışlar da var. Sadece ıslık çalmakla bu iş olmuyor" dedi.
Erdoğan, 60. hükümetin eylem planını açıklarken şunları söyledi:
Gül'le uyum içindeyiz: ('Cumhurbaşkanı Gül'le hükümetin uyumu hangi noktada' sorusu üzerine): Benim bundan önce de sayın Sezer'le aramda herhangi bir sıkıntılı, vukuat teşkil edecek bir olay olmadı. Ama bizden önceki dönemde oldu. Ama yaşamamak için de elimden gelen gayreti gösterdim. Çankaya AB ile ilgili konularda bizleri rahatlatıyor; AB üyesi ülkelerde koşturmada, biz markaja alma diyelim, gücümüzü artırıyor.
'Noter' ifadesi çirkin: (Gül'e 'Çankaya'nın noteri' diyorlar hatırlatması yapılınca): Ben böyle bir soruyu bile çok çirkin buluyorum. Çankaya'ya çıkan hiçbir irade noter olarak çıkmaz. Ama Çankaya ile hükümetin başının uyumlu çalışmasını noterlik içerisine sokmak da çok çirkidir. Yani bir başbakanın cumhurbaşkanı ile uyumlu olması, konuları görüşerek bir yere varmış olması böyle bir tanımı gerektirir mi? Çok yanlış bir şey.
AB kararlılığı: Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini milletimizin siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki standartlarını yükselten bir yeniden yapılanma süreci olarak değerlendiriyoruz. Hedefimiz AB'ye tam üyeliktir. Rehavet ifadesinden hiç hoşlanmıyorum; bu bizi üzüyor. Rehavetimiz söz konusu değildir. Bizler yapılması gereken neyse bunları yapıyoruz. Bunu önce içeride halletmemiz lazım. Ülkemizin içinde AB sürecine garip bakan tipler de, anlayışlar da var. Sadece ıslık çalmakla bu iş olmuyor. Biz AB süreci içerisinde şu andaki haliyle bile Türkiye olarak kazanıyor muyuz, kazanmıyor muyuz. Türkiye şu anda ihracatının yüzde 70'ini AB üyesi ülkelere yapıyor. Dolayısıyla biz kararlı bir şekilde bu mücadelemize devam edeceğiz.
Yeni anayasa: Demokrasi ve hukuk devleti kapsamında yeni bir anayasa hazırlanması, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, adalet ve yargı hizmetlerinin güçlendirilmesini hedefliyoruz. Anayasa taslağında sona geldik. Öyle zannediyorum ki, önümüzdeki haftalarda basımını yapıp dağıtımını yapacağız.
Etkin pişmanlık: (TCK'nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221'inci maddesinin esnetilmesi çalışması sorulunca): 221'i değiştiriyoruz demedim. Benim ifadem 'üzerinde çalışılabilir, yeni bir kanun maddesi getirmeye gerek yok' demiştim. Bu konuda yaptığımız değerlendiremelerde, bizim beklediğimiz bir talebin olmadığını görüyoruz.
301 için adım atarız: 301'inci maddeyle ilgili çalışma sürüyor. Belli bir aşamaya geçtik. Kısa bir zaman içerinde derlendirmelerimizi bitirip adımı atarız.
Alevi iftarı: Partimiz milletvekillerinden sayın Reha Çamuroğlu'nun içinde olduğu tertip komitesi bir iftar düzenlemesi yaptı. Ve buna şahsımı davet ettiler. Bu davete icabet edişimizi, spekülasyon aracı yapan bazı şahıs ve kurumlar, siyasi partiler çıktı. Böyle bir davete gidip gitmeyeceğimin kararını onlar verecek değil. Zaten oraya davet edilmeyenler değil, davet edilenler gidecek. Davet edildiği halde gitmeyen de olabilir. Ona da davet sahibi saygı duyar.

Nur Çintay A. Ağlayan kazanır mı?


Nur Çintay A. Ağlayan kazanır mı?


11/01/2008 (1577 kişi okudu)

Anketlerde geride görünen Hillary Clinton, New Hampshire'daki önseçimde Barack Obama'yı geçerek en çok oyu aldı.

 


'Ağladı, kazandı' diyor gazeteler, 'Gözyaşının zaferi'.

 


Başarısını, duygusal yanlarını ön plana çıkarmasına, bir mitingde ağlamasına, geçen pazartesi yaptığı konuşmada gözlerinin dolması ve sesinin titremesine borçlu olduğu iddiaları var.

 


Hillary, New Hampshire'da kendisini nasıl hissettiği sorulduğunda, "Kolay değil. Bu mesele benim için siyasetten de ötede, şahsi bir meseleye dönüştü" derken ağlamaklı olmuş. Ve de uzmanlara göre hatırı sayılır ölçüde kadın seçmenin aklını, gönlünü çelmiş.

 


Bu bana The New York Times'ın Pulitzer ödüllü yazarı Maureen Dowd'un, 'Erkekler Gerekli Mi?' adıyla Türkçe'ye de çevrilen kitabında dediklerini hatırlattı:

 


"Bill ve Hillary, olağanüstü bir başarıyla, Hillary'nin aşağılanmasını kampanyaları için bir avantaja dönüştürdüler. Hillary, Lifetime kanalında yayımlanan o yürek parçalayıcı filmlerdeki, tüm kadınların sevdiği, mazlum kadınlardan biri gibi oldu. Tarihçiler, First Lady'nin sadece paspas kartını oynayarak nasıl bu kadar çılgınca bir popülarite ve senatoda bir koltuk kazandığı üzerinde epey kafa yoracaklardır.

 

 

Hillary, Jane Mayer'in The New Yorker'da yazdığı gibi, aşırı kontrollu biri görünümünden çıkıp kendi kocasına bile hâkim olamayan biri görünümüne bürününce kahraman oldu. Pek çok kadın için de bu durumla özdeşleşmek daha kolaydı."

 


Sırf kadın seçmenler diye de azımsamayalım. Aynı emek ve şans gibi, gözyaşı ve mağdur/mazlum numarası da başarıyı getiren faktörlerden değil mi? Kadın-erkek, çocuk-ebeveyn, reality show-seyirci ilişkilerinde de, ne kadar tiksindirici de olsa şaşmaz kural değil mi?

Bütün sevgililere aynı yüzük mü?
Carla Bruni'ye 'erkek avcısı' diyenler var, 'erkek yiyici', 'terminatör'... İyi ki bizde bunlardan yokmuş da, bir kere eski resimleri aman Allah'ımmış da, kimler kimlerle beraber olmuş da...

 


Bunları yazanlar belli ki bilmiyor; Carla Bruni gelmiş geçmiş en 'sınıflı' mankenlerdendir.

 

Bir de Christy Turlington vardır onun döneminden, öyle zarif, mesafeli ve elegan bir havası olan.
Cıbıl resimleri gayet tabii ki mevcuttur, tüm yabancı top modeller gibi. Çıplak ama ne hikmetse avam, tapon, ucuz değil.

 

 


Birlikte olduklarına gelince: Yazar ve düşünür Jean-Paul Enthoven'la birlikteyken, oğlu felsefe profesörü Raphael Enthoven'la ilişki yaşamaya başlayan ve evlenen Bruni'nin repertuvarında Mick Jagger'dan Donald Trump'a, Eric Clapton'dan Vincent Perez'e tanıdık isimler var.

 

 


Kıvanç Koçak'tan okuyabilirsiniz yarınki Radikal Cumartesi'de, bakış açınıza göre, 'gerileme' olarak bile görülebilir Sarkozy'yle ilişkisi: "Dinleyeni çarpan sesiyle gönlümüze taht kuran Bruni'yi her duyuşumuzda aklımıza Jagger'dan, Clapton'dan Sarko'ya 'gerileyen' bir kadın gelmeyecek mi artık?"

 


Bunca hafta durup da bunu şimdi yazma sebebim aslında Carla'yla Cecilia'yı parmaklarında aynı pembe kocaman taşlı Dior tasarımı yüzükle görmek oldu. Adam, sevgililerine aynı mücevherden alıyor, düşünebiliyor musunuz!
Carla Bruni'yi hemen her erkek ister. Ama cumhurbaşkanı da olsa, hadi faşizan demeçleri değmedi diyelim, tüm sevgililerine aynı yüzüğü alan bir adamla birlikte olmak istemeyecek pek çok kadın vardır, olmalı!..

Türkiye ürkütücü bir nükleer maceranın eşiğinde mi?

Türkiye ürkütücü bir nükleer maceranın eşiğinde mi?

Türkiye ürkütücü bir nükleer maceranın eşiğinde mi?
Türkiye'de nükleer enerjiye giriş kararı toplum tarafından yeterince tartışılamamıştır. Başka ülkeler büyük hatalar işlemişse bizim onları taklit etmek gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Bu konuyu ok yaydan çıkmadan tartışmaya açmak bir yurttaşlık ve hatta insanlık borcu

11/01/2008 (1157 kişi okudu)

 

ERHAN KULA 

Yıl 1977. İngiltere Leicester Üniversitesi'nde doktora öğrencisiyim. Oxford Üniversitesi'nden davet üzerine profesör Paul Henderson bulunduğum fakültede tüm akademisyenlere ve öğrencilere bir konuşma yapmak üzere geldi. Konuşmanın konusu İki Büyük İngiliz Hatası (*). Konferans salonu bilhassa İngilizlerin pek fazla hataya mustarip olmadığına inananlar ile dolu.
Profesör kürsüde konuşmak için ayağa kalktı ve salonda çıt yok. Önce bu iki büyük hatanın ne olduğunu söyledi ve sonra da konunun izahına geçti. Hatalardan birincisi, Fransızlar ile ortak yapılan sesten hızlı Concorde süper-jet yolcu uçağı ve ikincisi de nükleer santraller . Henderson bunların herhangi bir ekonomik değeri olmadığını ve büyük paralar harcandıktan sonra her iki maceranın da hüsran ile son bulacağını izah etti.
Sonra hepimize bir soru sordu: "Öyleyse İngiliz hükümeti bu işlere neden girdi? Bir iki dakika düşünün, sonra ben size bu sorunun cevabını vereceğim" dedi. İki dakika geçti ve salonda çıt yok; herkes cevabı merakla bekliyor. Henderson herkesi şaşırtan bir cevap verdi: "Gösteriş. İngiliz hükümeti ve onlara destek veren güçlü çıkar çevreleri bu sözüm ona iki muhteşem teknoloji harikasını hayata geçirelim ve dünyaya İngilizlerin ne gibi bir millet olduğunu gösterelim. Bu karar bu kadar basit alındı."

'İngiliz dinozor'
Birçok dinleyici gibi ben de neredeyse küçük dilimi yuttum. Konuşmanın sonunda hayli uzun soru-cevap süresine geçildi ve neticede ev sahipleri Profesör Henderson'a teşekkür ederek oturumu kapattı. Tabii ki konu Henderson gittikten sonra dinleyiciler arasında uzun uzun tartışıldı. Hocalarımızın büyük bir çoğunluğu bilhassa benim de içinde olduğum yabancı talebeler grubuna şunu açıkladı. "İşte teknoloji düşmanı bir İngiliz dinozorunu dinlediniz. Bunlara Ladite denir ve 100 yıl kadar önce tekstil makinelerine demir çubuklar ile saldırıyorlardı.
Eğer bu gibi insanlar hep karar merciinde olsaydı insanlık hâlâ mağaralarda yaşıyor olacaktı." Fakat hiçbiri bu kararın böyle alınmadığı konusunu iddia etmedi.
Aradan yıllar geçti ve zaman Profesör Henderson'u haklı çıkardı. Super-jet Concorde uçağı milyarlarca sterlin kamu parasının israfından sonra müzeye kaldırıldı. Muazzam sübvansiyonları yutan ilk kuşak İngiliz nükleer santrallar bugünlerde kapanma safhasında. Hükümet bunların yerine neler konacağına dair henüz kesin bir karar veremedi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Almanya'da, İsveç'te artık mükleer santrallar inşa edilmiyor. Birçok Batı ülkesi artık bu işi bıraktı. Peki Türkiye niçin bu işi başlatmak için 9 Kasım 2007 tarihinde BM'den alelacele bir kanun çıkarttı? Gösteriş için mi? Eğer öyle ise bu kime ve nasıl bir gösteriş? Dünyanın en fakirlerinden olan Hindistan ve Pakistan dahi "elektrik üreten veya üretebilen" nükleer ünitelere sahip.
Nükleer enerjiyi kapatan Batı'nın demokratik ülkeleri bilhassa şu gerçekler üzerinde odaklaşmaktadır:

  • nükleer enerji çok pahalıdır
  • çok risklidir
  • ileri kuşaklara büyük riskler ve parasal maaliyetler yükleyecektir.
    Bugün İngiltere'de orta büyüklükteki Coventry şehri gibi (nüfus takriben 400 bin) bir yerleşim biriminin enerji ihtiyacını karşılıyacak tazyikli su teknolojisine dayanan nükleer bir santral kurmak 7-10 milyar dolara mal olacaktır. Türkiye'de kurulacak bir nükleer santral veya santrallar halihazırda pahalı enerji kullanan üreticimizi ve tüketicilerimizi daha da mağdur edecektir. Bu santralların miyadı dolduğunda söküm ve bölgenin temizleme işlemleri 30-40 yıl alacak ve bu işin maliyeti belki kuruluş maliyetine denk düşecektir. Yani bir santral 4-5 yıl içerisinde inşa edilecek, 30-35 yıl faaliyet gösterecek ve 30-40 yılda da sökülerek temizlik işleri sonuçlanacak. Toplam maliyet (işletme maliyetinin dışında) 14-20 milyar dolar. Sinop'ta kurulması düşünülen santral herhalde bu gibi rakamlara ulaşacaktır ve sadece yurdun yüzde 3-4 ihtiyacına cevap verecektir. Durum birazda keçiboynuzu yemeye benziyor; bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek.

    Hafızalardaki vakalar
    Nükleer enerji son derece risklidir. İşletme, nüjkleer yakıtın nakli, reaktörlerin sökülmesi ve artıkların giderilmesi büyük riskler taşımaktadır.
    Bir de buna gittikce tırmanan terör tehlikesini ilave etmek gerekir. Çernobil ve Three Mile Island'da olan kazalar hâlâ hafızalarımızda yaşıyor. Bugün Çernobil ve çevresinde nükleer kaza ile ilgili kanser ve genetik deformasyon vakalarının çeyrek milyona ulaştığı iddia ediliyor.
    Nükleer enerjinin en büyük sorunu artıkların giderilmesidir ki henüz insanlık bu soruna tatmin edici bir cevap bulamamıştır. Bu artıklardan bazıları on binlerce ve hatta milyonlarca yıl aktif kalarak insan sağlığını tehdit edecek durumdadır. Bu riskler en büyük ölçüde ileriki kuşaklarımıza yüklenecektir.
    Türkiye'de nükleer enerjiye giriş kararı toplum tarafından yeterince tartışılamamıştır. Başka ülkeler büyük hatalar işlemişse bizim onları taklit etmek gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Bu konuyu ok yaydan çıkmadan tartışmaya açmak bir yurttaşlık ve hatta insanlık borcudur.

    (*) Profesör Henderson'un bilimsel makalesi şuradadır. 'Two British Errors', Oxford Economic Papers, July 1977.

    Erhan Kula: Erhun Kula Bahçeşehir Üniversitesinde iktisat profesörü; bilhassa çevre konuları ile ilgilenmektedir. Nükleer enerjinin yarattığı ve yaratabileceği problemler üzerinde İngiltere, ABD ve İsveç'te uzun yıllar araştırma yapmış olup bu konularda İngiltere ve ABD'de yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi mevcuttur.

  • Vitrinde Filistin, hedefte İran

    Vitrinde Filistin, hedefte İran

    Vitrinde Filistin, hedefte İran
    Bush'un Ortadoğu turunun Filistin sorununda ilerleme sağlaması beklenmiyor. Başkanın asıl amacı, 'İran tehlikesi'ne karşı ortak cephe kurmak

    11/01/2008 (322 kişi okudu)

     

    AHMED MUSTAFA 

    1974 yazında Mısır ilk kez bir ABD başkanını ağırladı. Bu başkan, Watergate skandalı nedeniyle istifa etmesinden birkaç gün önce ülkeye giden Richard Nixon'dı. O ziyaretten sonra bölge, Beyaz Saray'dan ayrılmak üzere olan Amerikan başkanlarının (Reagan hariç) uğrak yeri oldu. Sanki bu başkanlar dünyanın en çözümsüz sorunlarını geç hatırlıyorlar ve kutsal mekânlardan hayır duası almadan iktidara veda etmek istemiyorlar. Bu ziyaretler sanki, emekliye ayrılmadan önce Kudüs'ü başkan olarak ziyaret etmelerine yönelik bir İsrail daveti gibi. Geziler başka bir sonuç vermemekte. Çünkü başkanlığı bırakmak üzere olanın yapacağı fazla şey yoktur...
    George W. Bush'un bölge turu öncesi gösterilen bütün iyi niyetlere, yapılan açıklama ve toplantılara rağmen, ABD başkanının bölge ziyaretinin somut sonuç vermesi beklenmiyor. Bush Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini ziyaret ediyorsa en önemli hedefi, ziyaretten bir hafta önce Reuters haber ajansıyla söyleşisinde de ifade gibi, İran'ın nüfuzunu kuşatma altına almaya çalışmak. Bush söyleşide, gezisi sırasında Tahran'ın askeri nükleer programını 2003'te durdurduğunu ifade eden Amerikan istihbarat raporu hakkında sorular beklediğini belirterek, ziyaret edeceği ülkelere İran'ın hâlâ tehlike oluşturduğunu ve programını durdurabilen devletin tekrar başlayabileceğini açıklayacağını ekledi.
    İsrail ziyaret sırasında Bush'la, İran'a yönelik 'çalışma planı'na dair maksatlı olarak sızdırdığı bilgileri ve hatta Hürmüz Boğazı'nda İran botlarıyla Amerikan savaş gemileri arasındaki gerginliğe yönelik medya abartmasını bile ele alacaktır.
    Bush bölge liderleriyle esasen İran'ı, bunun yanı sıra Irak çıkmazını ve Lübnan krizini ele alacak olsa da, Filistin sorunu vitrindeki en belirgin konu olacak. Fakat, Araplar bir anlaşma sağlayabilecek barış görüşmelerini etkin kılabilmek için bu medya yoğunluğunu kullanmaya çalışsa bile, çabaların somut başarı ortaya koyması şüpheli.
    'Hacı Bush', Filistin sorununun çözümü bağlamında, maceralarla dolu başkanlığında bir başarı gerçekleştirme eğiliminde olabilir. Araplar da şüphesiz, bu yükü hafifletecek bir çözüm istiyor. İşte Lübnan krizinin çözümü için fiilen girişimde bulunmaya başladılar. Suriye, Bush'un ziyareti öncesi niyetini ortaya koymasını tavsiye eden ılımlı Araplara olumlu karşılık veriyor. Bush'u Suriye'nin İran'dan uzaklaşacağına ikna edebiliyorlar. Fakat bu çabaların getireceği sonuç, birçok Arap liderinin iki ay sonra Şam'da düzenlencek Arap zirvesine katılmaktan öteye geçmez.
    Sözün özü, Bush'un ziyareti sonuçları itibarıyla ABD'nin düzenlediği Annapolis buluşmasından daha az etkili olacak. Bununla birlikte ziyaret, bir süredir Washington'a yıllık gezilerini durduran Mısır cumhurbaşkanının Bush'la buluşması için bir fırsat. Ayrıca Bush'la Körfez ülkeleri liderlerinin vedalaşması için de bir fırsat. Diplomatik zaruretler ve Arap saygınlığı ne boyutta olursa olsun, Bush'un görüşeceği liderlerden hiçbiri Irak'ı ve bu parçalanmış Arap ülkesinin durumunu gündeme getiremeyecektir. Belki de misafir başkanın İran tehlikesine yönelik konuşması hakkında yorum yapacak ve bölgenin bir başka Irak'ı kaldıramayacağını anlatacaklardır...

     

    (Uman gazetesi Vatan, 9 Ocak 2008)

    Sarkozy Fransa'nın teslim bayrağı

     
    Günün Sözü
    Kızgınken karar veren, fırtınalı havada yelken açan bir insandır.
    Euripides
     
    Tarihte Bugün

    Takvimler 11 ocak tarihini gösterdiği zaman...

     

    1954 yılında,
    1953 yatırım bütçesi açığını kapatmak amacıyla 125 milyon liralık iç istikraz yapılmasına ilişkin tasarı kabul edildi.

     

    Sarkozy Fransa'nın teslim bayrağı

    Sarkozy Fransa'nın teslim bayrağı
    Sarkozy'nin cumhurbaşkanlığı, sosyal zihniyetli Fransa'nın küresel kapitalizme teslim oluşu anlamına geliyor. 'Sarkozyizm', 'ahlaki kriz' ve 'çöküş'ten bahsederek neoliberal reformların 'kaçınılmazlığını' haklılaştırmayı ve Anglo-Amerikan kapitalizminin benimsenmesini amaçlıyor

    11/01/2008 (627 kişi okudu)

     

    Philippe Marliere 

    Nicolas Sarkozy kimdir? Fransa için siyasi projesi nedir? Galyalı bir Thatchercı, gizli bir yeni muhafazakâr mıdır? Yoksa devlet planlamasından yana bir tür kılık değiştirmiş sosyalist midir? Birbiriyle çatışan bütün bu yorumlar yanlış. 'Sarkozyizm' aslında Fransız sağının Orleancı ve Bonapartçı geleneklerinin (Giscard d'Estaing'in ekonomik liberalizmiyle De Gaulle'ün popülizmi ve otoriterliğinin) birleştirilmiş ve bunların üstüne çok geniş yelpazeden ideolojik referanslar serpiştirilmiş hali. Fransa cumhurbaşkanı konuşmalarında solcu isimlerden (Jaures ve Blum) ve aşırı sağcı düşünürlerden (Barres) özenli alıntılar yapıyor.

    Dikkat dağıtmada ustalaştı
    Bu saçma tutum en iyisinden komik, en kötüsünden endişe verici olarak değerlendirilebilir. Sarkozy aynı zamanda medyayı eğlendirmeye, yönlendirmeye ve ona çatmaya hevesli 'Berlusconivari bir soytarı' olarak da görülebilir. Cumhurbaşkanı için siyasi haberler kötü seyrettiğinde 'Şovmen Sarko' dikkatleri dağıtmak için ortaya atılıyor. Eski top model Carla Bruni'yle ilişkisini kamuya açıklayarak 'tiksindirici ikiyüzlülük geleneğinden kopmak'taki başarısını borazanla duyurmak için dün Paris'te gazetecilerin önüne çıktı.
    Göz alıcı saat ve güneş gözlüğü tercihleri, kaymak tabaka karşısındaki büyülenmişliği ona şimdiden 'Gösterişli Cumhurbaşkanı' gibi kötü bir lakap kazandırmış durumda.
    Ancak tüm bu gösteriş ve dedikodu artan bir rahatsızlığı gizliyor. Sarkozy cumhurbaşkanlığındaki yedinci ayını doldururken, Fransız seçmenlerin çoğunluğu akşamdan kalmış gibiler. Gazetelerin yaptığı anketler Sarkozy'ye desteğin azaldığını ortaya koyuyor.
    İlk icraatları hali vakti daha az yerinde olanlar için tamamıyla hayal kırıklığı yarattı. Kısa süre önce yapılan bir ankete göre halkın ancak dörtte biri Sarkozy'nin ekonomik durumlarını düzelteceğine inanıyor.
    Bir yandan para olmadığı gerekçesiyle asgari ücreti artırmayı reddederken (hem de aynı dönemde kendine yüzde 170'lik maaş artışı yapmasına rağmen), sağlık ödeneklerini kısarken, en yoksul haneler için televizyon lisans ücreti getirirken, diğer yandan veraset vergisini azalttı ve yüksek gelir üzerindeki vergileri indirdi.
    'Daha fazla kazanç için daha fazla çalışma' şeklindeki kampanya sloganı fos çıktı. Mayıs 2007'den önce de haftalık yasal 35 saatilik süreden daha fazla çalışmak mümkündü. Sarkozy'nin 'işi serbestleştirmesi' diye bir şey gerçekleşmedi, zira böyle bir hak daha önceden vardı. Onun kararlaştırdığı şey, 35 saatlik yasal çalışma sınırının üstündeki tüm çalışma saatlerinin bundan böyle daha yüksek bir orandan ücretlendirilmemesiydi.
    Bu, ücretli işçilerin aslında daha az kazanmak için daha fazla çalışacakları manasına geliyor.
    Fransız işveren örgütü Medef'in eski başkan vekillerinden Denis Kessler, Sarkozy'nin niyetleri konusunda açıksözlü davranarak, "Fransız sosyal devleti De Gaullecüler ve komünistler arasındaki savaş sonrası uzlaşmanın ürünüdür. Şimdi bunu reforme etmenin zamanı geldi ve hükümet bunun üzerinde çalışıyor" diyor. Sarkozy'nin öve öve bitiremediği 'kopuş' aslında Anglo-Amerikan tarzı kapitalizmi benimsemek için Fransa'nın daha sosyal zihniyetli kapitalizmine yapılacak tarihsel vedadan ibaret. Böylesi bir değişiklik alenen gerçekleşemez. İlk olarak seçmenlerinden bazıları böylece Sarkozy'nın planlamadan yana tavrının sadece göstermelik olduğunun farkına varır. İkincisi Fransa'da hâlâ Thatcher tarzı ekonomik reformlara destek verecek bir çoğunluk bulunmuyor.
    Sarkozy'nin durmaksızın 'ulusal mutabakat' peşinde koşması solu, sendikaları ve halkı zararsız hale getirme arzusunun bir parçası.
    Söz konusu plebisitçi tavır sosyal devleti yıkmaya yönelik ideolojik girişimini siyasetin ötesindeymiş gibi göstermeyi amaçlıyor. Bu, aynı zamanda ideolojik farklılıkları aşmanın da yolu. Böylesi bir hilekârlık onun ekonomik yeniden dağıtım konusunda net bir tavır almaktan kaçınmasına olanak tanıdı. Geçtiğimiz ay Paris'te ayaklanmalar yeniden patlak verdiğinde, cumhurbaşkanı banliyölerdeki durumun sadece bir asayiş mevzusu olduğunu belirtti ve ağzından, ayaklanan kişilerin çoğunun içinde bulunduğu sefil sosyoekonomik koşullara dair tek bir laf bile çıkmadı.

    Muhaliflerini etkisizleştirdi
    Fransız cumhurbaşkanı ayrıca başlıca siyasi muhaliflerini de etkisiz hale getirmeyi başardı. Partisiyle çatışan bir grup sosyalisti Başbakan François Fillon'un kabinesine atamak bunun tipik bir örneği. Aslında Sosyalist Parti'nin cumhurbaşkanı adayı Segolene Royal'in seçim öncesi yürüttüğü muhafazakâr kampanyanın söz konusu sosyalistleri sağa kaymak konusunda zımnen cesaretlendirdiği de iddia edilebilir.
    Filozof Alain Badiou, Sarkozy'nin siyasetini 'transandantal Pétainizm' diye adlandırıyor. Bu, Sarkozy bir faşisttir demek değil. Buradaki kıyaslama Sarkozy'nin tıpkı Vichy rejiminin lideri gibi 'yenilenmeden' ve 'kopuştan' bahsederken, Fransa'nın teslimiyetinin mimarı olduğunun altını çizmeye yararlı oluyor. General Petain'in vakasında Almanlara teslim olmuşlardı.
    Sarkozy'nin vakasındaysa küresel kapitalizme ve Amerikan hegemonyasına teslim oluyorlar. Tıpkı Pétain gibi Sarkozy de takıntılı biçimde 'ahlaki krizden' ve 'çöküşten' bahsediyor ki, bunlar (neoliberal) reformların 'kaçınılmazlığını' haklılaştırmak için maharetle seçilmiş kavramlar. Pétain Fransa'nın Nazi Almanyası'nı taklit etmesi gerektiğini düşünüyordu. Sarkozy ise ABD ve Britanya'nın ekonomik 'modellerine' öykünüyor. Pétain 1940'taki yenilgiyi tamamıyla Halk Cephesi'nin solcu hükümetine bağlıyordu. Sarkozy Fransa'daki çöküşün başlangıcı olarak öğrenciler ve işçilerin Mayıs 1968'deki eşitlikçi mücadelelerini görüyor.
    İdeolojik açıdan 'Sarkozyizm' manasız bir bütüne denk geliyor.
    Sosyoekonomik açısındansa kendini şaşmaz biçimde küresel kapitalizmin ekonomik gündemini gerçekleştirmeye adamış durumda.

     

    (University College London'da Fransız siyaseti dersleri veriyor, 9 Ocak 2008)

     

    En rahat ÖSS bu yıl olacak

    En rahat ÖSS bu yıl olacak

    En rahat ÖSS bu yıl olacak
    Yarımağan, "Otomasyon sistemiyle kopya bitecek" dedi.
    ÖSS Başkanı Yarımağan'ın ağzından bal damladı: Bu yıl kazanma şansı yüzde 25 arttı. Alçak sıra, gürültülü sınıf, kolçaklı sandalyeye de önlem alıyoruz

    11/01/2008 (1026 kişi okudu)

    AA - ANKARA - ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ünal Yarımağan, bu yıl ÖSS'ye giren öğrencilerin geçen yıllara oranla yüzde 25 daha şanslı olacağını, taban puanların da bir miktar düşebileceğini söyledi. Yarımağan, adayları "Acaba sınav salonu havadar mı, gözüme ışık girer mi, sıraya sığacak mı" diye dertlendiren salon sorununun da bu yıl çözümleneceğini, çünkü Sınav Merkezi Otomasyon Projesi'ni uygulayacaklarını müjdeledi.
    2008 ÖSS, tarihe ilginç bir ÖSS olarak geçecek. Lise eğitiminin dört yıla çıkarılması nedeniyle bu yıl birkaç lise dışında hiçbir lise mezun vermeyecek. ÖSS Başkanı, bu nedenle bu yıl ÖSS adayı sayısının 400-500 bin düşmesini, sınava 1.2 milyon kişinin katılmasını bekliyor. Peki bu durum üniversiteyi kazanma şansını artıracak mı?
    "Tabii artırır. Adaylar geçen yıla göre yüzde 25 daha şanslılar" diyen Yarımağan yine de ÖSS'nin bir yarışma olduğunun unutulmaması gerektiğini söyledi:
    "Bu yıl sınava girecek kitle farklı olacağı için aslında bu yılın taban puanları geçen yıllardan bir miktar farklı olabilir. (Ama) aday, kitle içinde 10 bininci mi, 20 bininci mi o önemlidir, puan o kadar önemli değildir. Bu yıl puanlarda bir miktar farklılık olabilir."
    Başvuruları şubat-mart ayında başlayacak ÖSS öncesi önemli gelişmelerden biri de sınav salonu.
    Yıllarca hazırlandıkları sınavda dar sandalye, havasız sınıf, alçak masa yüzünden sıkıntı çekmek istemeyen adaylar ve veliler, sınav öncesi zaten keşif gezilerine çıkıyor. ÖSYM de artık bu konuda veliler kadar hassas olacak.
    Hazırlıklarına geçen yıl başlanan 'Sınav Merkezi Otomasyonu Projesi' bu yıl başlıyor. Bu çerçevede ÖSYM'nin sınav yaptığı 200 bin sınav salonu ve tüm okulların bilgilerinin 'tek tek' elektronik ortama aktarıldığını anlatan Yarımağan şöyle konuştu:
    "Biz bundan önce sınav yapılan salonların bilgilerine çok hakim değildik. Ama artık o sınıftaki sıra türünden yüksekliğine, perdeye, jeneratöre tüm bilgilere sahibiz. Bu bilgilere sahip olduğumuz için de uygun olmayan salonları kullanmayacağız. Eğer mecbur değilsek kolçaklı sandalyeli veya sıraları çok alçak olan ilkokul 1. sınıf sıralarını kullanmayacağız. Yine mecbur değilsek, ulaşımı zor, gürültülü yerlerdeki sınav salonlarını kullanmayacağız."
    Yeni proje kopya ihtimalini de azaltacak: "Oturma yeri planlaması ve soru kitapçığı dağıtımını da Ankara'dan, yani merkezden yapacağız. Salon başkanlarına inisiyatif bırakmayacağız. Eskiden salon başkanı adayı isteğine göre oturtuyor, kitapçığı dağıtıyordu."
    Çok uzun ya da kilolu adayların rahatı için de planlama düşünülüyor. Yarımağan uzun ve kilolu adaylardan başvuruda bunu bildirmelerini istemeyi düşündüklerini açıkladı. Ve son not: 2008 ÖSS'de salona cep telefonuyla girmek, 'kesinlikle' yasak.

    ABD TAK'I TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN ETTİ

     

    ABD TAK'I TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN ETTİ.


    Bu arada, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, terörist PKK ile bağlantılı TAK örgütünü de küresel terör örgütü ilan etmeyi kararlaştırdığı öğrenildi.


    Bu kararla birlikte, ABD çıkarlarına yönelik terörist bir tehdit olarak nitelendirilen TAK'ın ve bağlantılı kişilerin, varsa ABD'deki malvarlığı dondurulacak.


    Konuyla ilgili resmi açıklamanın, kısa süre içinde ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılması bekleniyor.


    TAK'ın bağlantılı bulunduğu terörist PKK, uzun yıllardır ABD Dışişleri Bakanlığı'nin küresel terörist örgütler listesinde yer alıyor.


    TAK örgütünü terörist örgüt ilan etme kararı, Resmi Gazete anlamına gelen ''Federal Register''da yayımlanarak yürürlüğe girdi.

    ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey tarafından  yapılan yazılı açıklamada, TAK'ın, bakanlığın ''özel küresel terörist örgütler'' kategorisine dahil edildiği belirtildi.

    1556- Divan Şairi Fuzuli öldü.


       

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"

     

    Haberler  
    Resim

    Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci


    "DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"


    ResimANKARA - Murat Muratoğlu/Başak Bingöl -

     

    Devlet Bakanı Mehmet Aydın,

    ''Bizim de Avrupalıların da cesur olması lazım, demokrasi artık bir insanlık meselesi olmuştur, çünkü bir değer meselesidir. O konuda, Avrupa'nın bize, bizim Avrupa'ya ihtiyacı var''

    dedi.


    Devlet Bakanı Aydın, AA'ya,

     

    ''Medeniyetler İttifakı Projesi'', Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler ve demokrasinin gelişimi başta olmak üzere çeşitli konularda açıklamalarda bulundu.


    İspanya'da 15-16 Ocak günlerinde yapılacak 'Medeniyetler ittifakı Forumu'na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile katılacaklarını belirten Aydın, forumda siyasetçilerin yanı sıra iş adamı ve sanatçıların da yer alacağını kaydetti.


    ''Medeniyetler ittifakı Projesi''nin ''tuttuğunu'' dile getiren Aydın, ''Bu bizi memnun ediyor, daha sonraki seneler çok daha fazla güç bu projeye katılacaktır"

     

    dedi.
    Aydın'ın konuşmasında öne çıkan bazı ifadeler şöyle:


    ''Kendimizi ciddiye alalım, Avrupa kalkıp da 'Türkiye olmazsa ne olur?' Türkiye olmazsa çok şey olur, orada boğulup kalırsın, demokrasi nasıl gidecek, Türkiye yastık bölge mi olacak?''


    ''Temel sorun siyasidir, siyasidir, siyasidir, bu başka sorunlar olmadığı anlamına gelmiyor, medeniyetler bize hadi kavgaya tutuşun demediler ama kavgaya tutuşanlar, medeniyeti de kullanırlar, dini de kullanırlar''


    ''Zannediyorum bizim millet olarak biraz o geçmişimizden dolayı kolektif kimlikten dolayı, kendimizi anlatmada ekabirliğimiz var''
    ''Türkiye'nin biraz daha girişken olması lazım''


    "Hemen hemen her islam ülkesinin yöneticileriyle konuştum. Bu projenin önemli bir kısmı için hepsi çalışmaya hazır"


    "Bir sürü zorluğa rağmen 2008 yılı benim kanaatimce, medeniyetler ittifakı projesinin tahlillerinin önemli bir kısmını da test eden bir yıl olacak"


    "Türkiye'nin önemini herkesten çok bizim bilmemiz ve bu öneme herkesten çok bizim inanmamız lazım.

    Türkiye son zamanlarda çok iyi atıflar alan bir ülkedir"


    "İslam medeniyetini bir kenara atarsanız batı medeniyetini temel kavramlarından mahrum bırakırsınız"


    "Akdeniz havzasında gelişmiş olan medeniyetlerin bugünkü mensupları, birlikte yaşamanın yolunu bulabilir, o yolda azimle yürüyebilirlerse

    dünyanın tamamında büyük rahatlama olur"