JAXA GÖRÜNTÜLERİ Ocak 11
JAXA GÖRÜNTÜLERİ
JAXA GÖRÜNTÜLERİ
JAXA: JAPON UZAY KURULUŞU

JAXA GÖRÜNTÜLERİ
JAXA GÖRÜNTÜLERİ
JAXA: JAPON UZAY KURULUŞU
Erdoğan, siyasi hedeflerini şöyle anlattı: "Demokrasi ve hukuk devleti kapsamında yeni bir anayasa hazırlanması, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, sivil toplumun güçlendirilmesi ve yargının güçlendirilmesini amaçlıyoruz."
RADİKAL - ANKARA - Başbakan Tayyip Erdoğan, hükümetin Avrupa Birliği konusunda rehavete kapıldığı eleştirilerine kızdı. Erdoğan, Rehavetimiz söz konusu değildir. Ülkemizin içinde AB sürecine garip bakan tipler de, anlayışlar da var. Sadece ıslık çalmakla bu iş olmuyor" dedi. Erdoğan, 60. hükümetin eylem planını açıklarken şunları söyledi: Gül'le uyum içindeyiz: ('Cumhurbaşkanı Gül'le hükümetin uyumu hangi noktada' sorusu üzerine): Benim bundan önce de sayın Sezer'le aramda herhangi bir sıkıntılı, vukuat teşkil edecek bir olay olmadı. Ama bizden önceki dönemde oldu. Ama yaşamamak için de elimden gelen gayreti gösterdim. Çankaya AB ile ilgili konularda bizleri rahatlatıyor; AB üyesi ülkelerde koşturmada, biz markaja alma diyelim, gücümüzü artırıyor. 'Noter' ifadesi çirkin: (Gül'e 'Çankaya'nın noteri' diyorlar hatırlatması yapılınca): Ben böyle bir soruyu bile çok çirkin buluyorum. Çankaya'ya çıkan hiçbir irade noter olarak çıkmaz. Ama Çankaya ile hükümetin başının uyumlu çalışmasını noterlik içerisine sokmak da çok çirkidir. Yani bir başbakanın cumhurbaşkanı ile uyumlu olması, konuları görüşerek bir yere varmış olması böyle bir tanımı gerektirir mi? Çok yanlış bir şey. AB kararlılığı: Türkiye'nin AB'ye katılım sürecini milletimizin siyasi, ekonomik, sosyal ve hukuki standartlarını yükselten bir yeniden yapılanma süreci olarak değerlendiriyoruz. Hedefimiz AB'ye tam üyeliktir. Rehavet ifadesinden hiç hoşlanmıyorum; bu bizi üzüyor. Rehavetimiz söz konusu değildir. Bizler yapılması gereken neyse bunları yapıyoruz. Bunu önce içeride halletmemiz lazım. Ülkemizin içinde AB sürecine garip bakan tipler de, anlayışlar da var. Sadece ıslık çalmakla bu iş olmuyor. Biz AB süreci içerisinde şu andaki haliyle bile Türkiye olarak kazanıyor muyuz, kazanmıyor muyuz. Türkiye şu anda ihracatının yüzde 70'ini AB üyesi ülkelere yapıyor. Dolayısıyla biz kararlı bir şekilde bu mücadelemize devam edeceğiz. Yeni anayasa: Demokrasi ve hukuk devleti kapsamında yeni bir anayasa hazırlanması, temel hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, sivil toplum örgütlerinin güçlendirilmesi, adalet ve yargı hizmetlerinin güçlendirilmesini hedefliyoruz. Anayasa taslağında sona geldik. Öyle zannediyorum ki, önümüzdeki haftalarda basımını yapıp dağıtımını yapacağız. Etkin pişmanlık: (TCK'nın etkin pişmanlığı düzenleyen 221'inci maddesinin esnetilmesi çalışması sorulunca): 221'i değiştiriyoruz demedim. Benim ifadem 'üzerinde çalışılabilir, yeni bir kanun maddesi getirmeye gerek yok' demiştim. Bu konuda yaptığımız değerlendiremelerde, bizim beklediğimiz bir talebin olmadığını görüyoruz. 301 için adım atarız: 301'inci maddeyle ilgili çalışma sürüyor. Belli bir aşamaya geçtik. Kısa bir zaman içerinde derlendirmelerimizi bitirip adımı atarız. Alevi iftarı: Partimiz milletvekillerinden sayın Reha Çamuroğlu'nun içinde olduğu tertip komitesi bir iftar düzenlemesi yaptı. Ve buna şahsımı davet ettiler. Bu davete icabet edişimizi, spekülasyon aracı yapan bazı şahıs ve kurumlar, siyasi partiler çıktı. Böyle bir davete gidip gitmeyeceğimin kararını onlar verecek değil. Zaten oraya davet edilmeyenler değil, davet edilenler gidecek. Davet edildiği halde gitmeyen de olabilir. Ona da davet sahibi saygı duyar. |
Ağlayan kazanır mı?
11/01/2008 (1577 kişi okudu) Anketlerde geride görünen Hillary Clinton, New Hampshire'daki önseçimde Barack Obama'yı geçerek en çok oyu aldı.
Hillary, Jane Mayer'in The New Yorker'da yazdığı gibi, aşırı kontrollu biri görünümünden çıkıp kendi kocasına bile hâkim olamayan biri görünümüne bürününce kahraman oldu. Pek çok kadın için de bu durumla özdeşleşmek daha kolaydı."
Bütün sevgililere aynı yüzük mü?
Bir de Christy Turlington vardır onun
döneminden, öyle zarif, mesafeli ve elegan bir havası olan.
|
|
11/01/2008 (1157 kişi okudu)
ERHAN KULA
Yıl 1977. İngiltere Leicester Üniversitesi'nde doktora öğrencisiyim. Oxford Üniversitesi'nden davet üzerine profesör Paul Henderson bulunduğum fakültede tüm akademisyenlere ve öğrencilere bir konuşma yapmak üzere geldi. Konuşmanın konusu İki Büyük İngiliz Hatası (*). Konferans salonu bilhassa İngilizlerin pek fazla hataya mustarip olmadığına inananlar ile dolu.
'İngiliz dinozor'
Hafızalardaki vakalar
Birçok dinleyici gibi ben de neredeyse küçük dilimi yuttum.
Konuşmanın sonunda hayli uzun soru-cevap süresine geçildi ve neticede
ev sahipleri Profesör Henderson'a teşekkür ederek oturumu kapattı.
Tabii ki konu Henderson gittikten sonra dinleyiciler arasında uzun uzun
tartışıldı. Hocalarımızın büyük bir çoğunluğu bilhassa benim de içinde
olduğum yabancı talebeler grubuna şunu açıkladı. "İşte teknoloji
düşmanı bir İngiliz dinozorunu dinlediniz. Bunlara Ladite denir ve 100
yıl kadar önce tekstil makinelerine demir çubuklar ile saldırıyorlardı.
Eğer bu gibi insanlar hep karar merciinde olsaydı insanlık hâlâ
mağaralarda yaşıyor olacaktı." Fakat hiçbiri bu kararın böyle
alınmadığı konusunu iddia etmedi.
Aradan yıllar geçti ve zaman Profesör Henderson'u haklı çıkardı.
Super-jet Concorde uçağı milyarlarca sterlin kamu parasının israfından
sonra müzeye kaldırıldı. Muazzam sübvansiyonları yutan ilk kuşak
İngiliz nükleer santrallar bugünlerde kapanma safhasında. Hükümet
bunların yerine neler konacağına dair henüz kesin bir karar veremedi.
Amerika Birleşik Devletleri'nde, Almanya'da, İsveç'te artık
mükleer santrallar inşa edilmiyor. Birçok Batı ülkesi artık bu işi
bıraktı. Peki Türkiye niçin bu işi başlatmak için 9 Kasım 2007
tarihinde BM'den alelacele bir kanun çıkarttı? Gösteriş için mi? Eğer
öyle ise bu kime ve nasıl bir gösteriş? Dünyanın en fakirlerinden olan
Hindistan ve Pakistan dahi "elektrik üreten veya üretebilen" nükleer
ünitelere sahip.
Nükleer enerjiyi kapatan Batı'nın demokratik ülkeleri bilhassa şu gerçekler üzerinde odaklaşmaktadır:
Bugün İngiltere'de orta büyüklükteki Coventry şehri gibi (nüfus
takriben 400 bin) bir yerleşim biriminin enerji ihtiyacını karşılıyacak
tazyikli su teknolojisine dayanan nükleer bir santral kurmak 7-10
milyar dolara mal olacaktır. Türkiye'de kurulacak bir nükleer santral
veya santrallar halihazırda pahalı enerji kullanan üreticimizi ve
tüketicilerimizi daha da mağdur edecektir. Bu santralların miyadı
dolduğunda söküm ve bölgenin temizleme işlemleri 30-40 yıl alacak ve bu
işin maliyeti belki kuruluş maliyetine denk düşecektir. Yani bir
santral 4-5 yıl içerisinde inşa edilecek, 30-35 yıl faaliyet gösterecek
ve 30-40 yılda da sökülerek temizlik işleri sonuçlanacak. Toplam
maliyet (işletme maliyetinin dışında) 14-20 milyar dolar. Sinop'ta
kurulması düşünülen santral herhalde bu gibi rakamlara ulaşacaktır ve
sadece yurdun yüzde 3-4 ihtiyacına cevap verecektir. Durum birazda
keçiboynuzu yemeye benziyor; bir dirhem bal için bir çeki odun
çiğnemek.
Nükleer enerji son derece risklidir. İşletme, nüjkleer yakıtın
nakli, reaktörlerin sökülmesi ve artıkların giderilmesi büyük riskler
taşımaktadır.
Bir de buna gittikce tırmanan terör tehlikesini ilave etmek
gerekir. Çernobil ve Three Mile Island'da olan kazalar hâlâ
hafızalarımızda yaşıyor. Bugün Çernobil ve çevresinde nükleer kaza ile
ilgili kanser ve genetik deformasyon vakalarının çeyrek milyona
ulaştığı iddia ediliyor.
Nükleer enerjinin en büyük sorunu artıkların giderilmesidir ki
henüz insanlık bu soruna tatmin edici bir cevap bulamamıştır. Bu
artıklardan bazıları on binlerce ve hatta milyonlarca yıl aktif kalarak
insan sağlığını tehdit edecek durumdadır. Bu riskler en büyük ölçüde
ileriki kuşaklarımıza yüklenecektir.
Türkiye'de nükleer enerjiye giriş kararı toplum tarafından
yeterince tartışılamamıştır. Başka ülkeler büyük hatalar işlemişse
bizim onları taklit etmek gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Bu konuyu ok
yaydan çıkmadan tartışmaya açmak bir yurttaşlık ve hatta insanlık
borcudur.
(*) Profesör Henderson'un bilimsel makalesi şuradadır. 'Two British Errors', Oxford Economic Papers, July 1977.
Erhan Kula: Erhun Kula Bahçeşehir Üniversitesinde iktisat
profesörü; bilhassa çevre konuları ile ilgilenmektedir. Nükleer
enerjinin yarattığı ve yaratabileceği problemler üzerinde İngiltere,
ABD ve İsveç'te uzun yıllar araştırma yapmış olup bu konularda
İngiltere ve ABD'de yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalesi mevcuttur.
|
11/01/2008 (322 kişi okudu)
AHMED MUSTAFA
1974
yazında Mısır ilk kez bir ABD başkanını ağırladı. Bu başkan, Watergate
skandalı nedeniyle istifa etmesinden birkaç gün önce ülkeye giden
Richard Nixon'dı. O ziyaretten sonra bölge, Beyaz Saray'dan ayrılmak
üzere olan Amerikan başkanlarının (Reagan hariç) uğrak yeri oldu. Sanki
bu başkanlar dünyanın en çözümsüz sorunlarını geç hatırlıyorlar ve
kutsal mekânlardan hayır duası almadan iktidara veda etmek
istemiyorlar. Bu ziyaretler sanki, emekliye ayrılmadan önce Kudüs'ü
başkan olarak ziyaret etmelerine yönelik bir İsrail daveti gibi.
Geziler başka bir sonuç vermemekte. Çünkü başkanlığı bırakmak üzere
olanın yapacağı fazla şey yoktur...
George W. Bush'un bölge turu öncesi gösterilen bütün iyi
niyetlere, yapılan açıklama ve toplantılara rağmen, ABD başkanının
bölge ziyaretinin somut sonuç vermesi beklenmiyor. Bush Mısır, Suudi
Arabistan ve diğer Körfez ülkelerini ziyaret ediyorsa en önemli hedefi,
ziyaretten bir hafta önce Reuters haber ajansıyla söyleşisinde de ifade
gibi, İran'ın nüfuzunu kuşatma altına almaya çalışmak. Bush söyleşide,
gezisi sırasında Tahran'ın askeri nükleer programını 2003'te
durdurduğunu ifade eden Amerikan istihbarat raporu hakkında sorular
beklediğini belirterek, ziyaret edeceği ülkelere İran'ın hâlâ tehlike
oluşturduğunu ve programını durdurabilen devletin tekrar
başlayabileceğini açıklayacağını ekledi.
İsrail ziyaret sırasında Bush'la, İran'a yönelik 'çalışma planı'na
dair maksatlı olarak sızdırdığı bilgileri ve hatta Hürmüz Boğazı'nda
İran botlarıyla Amerikan savaş gemileri arasındaki gerginliğe yönelik
medya abartmasını bile ele alacaktır.
Bush bölge liderleriyle esasen İran'ı, bunun yanı sıra Irak
çıkmazını ve Lübnan krizini ele alacak olsa da, Filistin sorunu
vitrindeki en belirgin konu olacak. Fakat, Araplar bir anlaşma
sağlayabilecek barış görüşmelerini etkin kılabilmek için bu medya
yoğunluğunu kullanmaya çalışsa bile, çabaların somut başarı ortaya
koyması şüpheli.
'Hacı Bush', Filistin sorununun çözümü bağlamında, maceralarla
dolu başkanlığında bir başarı gerçekleştirme eğiliminde olabilir.
Araplar da şüphesiz, bu yükü hafifletecek bir çözüm istiyor. İşte
Lübnan krizinin çözümü için fiilen girişimde bulunmaya başladılar.
Suriye, Bush'un ziyareti öncesi niyetini ortaya koymasını tavsiye eden
ılımlı Araplara olumlu karşılık veriyor. Bush'u Suriye'nin İran'dan
uzaklaşacağına ikna edebiliyorlar. Fakat bu çabaların getireceği sonuç,
birçok Arap liderinin iki ay sonra Şam'da düzenlencek Arap zirvesine
katılmaktan öteye geçmez.
Sözün özü, Bush'un ziyareti sonuçları itibarıyla ABD'nin
düzenlediği Annapolis buluşmasından daha az etkili olacak. Bununla
birlikte ziyaret, bir süredir Washington'a yıllık gezilerini durduran
Mısır cumhurbaşkanının Bush'la buluşması için bir fırsat. Ayrıca
Bush'la Körfez ülkeleri liderlerinin vedalaşması için de bir fırsat.
Diplomatik zaruretler ve Arap saygınlığı ne boyutta olursa olsun,
Bush'un görüşeceği liderlerden hiçbiri Irak'ı ve bu parçalanmış Arap
ülkesinin durumunu gündeme getiremeyecektir. Belki de misafir başkanın
İran tehlikesine yönelik konuşması hakkında yorum yapacak ve bölgenin
bir başka Irak'ı kaldıramayacağını anlatacaklardır...
(Uman gazetesi Vatan, 9 Ocak 2008)
Takvimler 11 ocak tarihini gösterdiği zaman...
1954 yılında,
1953 yatırım bütçesi açığını kapatmak amacıyla 125 milyon liralık iç istikraz yapılmasına ilişkin tasarı kabul edildi.
Sarkozy Fransa'nın teslim bayrağı
Sarkozy'nin
cumhurbaşkanlığı, sosyal zihniyetli Fransa'nın küresel kapitalizme
teslim oluşu anlamına geliyor. 'Sarkozyizm', 'ahlaki kriz' ve
'çöküş'ten bahsederek neoliberal reformların 'kaçınılmazlığını'
haklılaştırmayı ve Anglo-Amerikan kapitalizminin benimsenmesini
amaçlıyor
11/01/2008 (627 kişi okudu)
Philippe Marliere
Nicolas Sarkozy kimdir? Fransa için siyasi projesi nedir? Galyalı bir Thatchercı, gizli bir yeni muhafazakâr mıdır? Yoksa devlet planlamasından yana bir tür kılık değiştirmiş sosyalist midir? Birbiriyle çatışan bütün bu yorumlar yanlış. 'Sarkozyizm' aslında Fransız sağının Orleancı ve Bonapartçı geleneklerinin (Giscard d'Estaing'in ekonomik liberalizmiyle De Gaulle'ün popülizmi ve otoriterliğinin) birleştirilmiş ve bunların üstüne çok geniş yelpazeden ideolojik referanslar serpiştirilmiş hali. Fransa cumhurbaşkanı konuşmalarında solcu isimlerden (Jaures ve Blum) ve aşırı sağcı düşünürlerden (Barres) özenli alıntılar yapıyor.
Dikkat dağıtmada ustalaştı
Bu saçma tutum en iyisinden komik, en kötüsünden endişe verici
olarak değerlendirilebilir. Sarkozy aynı zamanda medyayı eğlendirmeye,
yönlendirmeye ve ona çatmaya hevesli 'Berlusconivari bir soytarı'
olarak da görülebilir. Cumhurbaşkanı için siyasi haberler kötü
seyrettiğinde 'Şovmen Sarko' dikkatleri dağıtmak için ortaya atılıyor.
Eski top model Carla Bruni'yle ilişkisini kamuya açıklayarak
'tiksindirici ikiyüzlülük geleneğinden kopmak'taki başarısını borazanla
duyurmak için dün Paris'te gazetecilerin önüne çıktı.
Göz alıcı saat ve güneş gözlüğü tercihleri, kaymak tabaka
karşısındaki büyülenmişliği ona şimdiden 'Gösterişli Cumhurbaşkanı'
gibi kötü bir lakap kazandırmış durumda.
Ancak tüm bu gösteriş ve dedikodu artan bir rahatsızlığı gizliyor.
Sarkozy cumhurbaşkanlığındaki yedinci ayını doldururken, Fransız
seçmenlerin çoğunluğu akşamdan kalmış gibiler. Gazetelerin yaptığı
anketler Sarkozy'ye desteğin azaldığını ortaya koyuyor.
İlk icraatları hali vakti daha az yerinde olanlar için tamamıyla
hayal kırıklığı yarattı. Kısa süre önce yapılan bir ankete göre halkın
ancak dörtte biri Sarkozy'nin ekonomik durumlarını düzelteceğine
inanıyor.
Bir yandan para olmadığı gerekçesiyle asgari ücreti artırmayı
reddederken (hem de aynı dönemde kendine yüzde 170'lik maaş artışı
yapmasına rağmen), sağlık ödeneklerini kısarken, en yoksul haneler için
televizyon lisans ücreti getirirken, diğer yandan veraset vergisini
azalttı ve yüksek gelir üzerindeki vergileri indirdi.
'Daha fazla kazanç için daha fazla çalışma' şeklindeki kampanya
sloganı fos çıktı. Mayıs 2007'den önce de haftalık yasal 35 saatilik
süreden daha fazla çalışmak mümkündü. Sarkozy'nin 'işi
serbestleştirmesi' diye bir şey gerçekleşmedi, zira böyle bir hak daha
önceden vardı. Onun kararlaştırdığı şey, 35 saatlik yasal çalışma
sınırının üstündeki tüm çalışma saatlerinin bundan böyle daha yüksek
bir orandan ücretlendirilmemesiydi.
Bu, ücretli işçilerin aslında daha az kazanmak için daha fazla çalışacakları manasına geliyor.
Fransız işveren örgütü Medef'in eski başkan vekillerinden Denis
Kessler, Sarkozy'nin niyetleri konusunda açıksözlü davranarak, "Fransız
sosyal devleti De Gaullecüler ve komünistler arasındaki savaş sonrası
uzlaşmanın ürünüdür. Şimdi bunu reforme etmenin zamanı geldi ve hükümet
bunun üzerinde çalışıyor" diyor. Sarkozy'nin öve öve bitiremediği
'kopuş' aslında Anglo-Amerikan tarzı kapitalizmi benimsemek için
Fransa'nın daha sosyal zihniyetli kapitalizmine yapılacak tarihsel
vedadan ibaret. Böylesi bir değişiklik alenen gerçekleşemez. İlk olarak
seçmenlerinden bazıları böylece Sarkozy'nın planlamadan yana tavrının
sadece göstermelik olduğunun farkına varır. İkincisi Fransa'da hâlâ
Thatcher tarzı ekonomik reformlara destek verecek bir çoğunluk
bulunmuyor.
Sarkozy'nin durmaksızın 'ulusal mutabakat' peşinde koşması solu,
sendikaları ve halkı zararsız hale getirme arzusunun bir parçası.
Söz konusu plebisitçi tavır sosyal devleti yıkmaya yönelik
ideolojik girişimini siyasetin ötesindeymiş gibi göstermeyi amaçlıyor.
Bu, aynı zamanda ideolojik farklılıkları aşmanın da yolu. Böylesi bir
hilekârlık onun ekonomik yeniden dağıtım konusunda net bir tavır
almaktan kaçınmasına olanak tanıdı. Geçtiğimiz ay Paris'te ayaklanmalar
yeniden patlak verdiğinde, cumhurbaşkanı banliyölerdeki durumun sadece
bir asayiş mevzusu olduğunu belirtti ve ağzından, ayaklanan kişilerin
çoğunun içinde bulunduğu sefil sosyoekonomik koşullara dair tek bir laf
bile çıkmadı.
Muhaliflerini etkisizleştirdi
Fransız cumhurbaşkanı ayrıca başlıca siyasi muhaliflerini de
etkisiz hale getirmeyi başardı. Partisiyle çatışan bir grup sosyalisti
Başbakan François Fillon'un kabinesine atamak bunun tipik bir örneği.
Aslında Sosyalist Parti'nin cumhurbaşkanı adayı Segolene Royal'in seçim
öncesi yürüttüğü muhafazakâr kampanyanın söz konusu sosyalistleri sağa
kaymak konusunda zımnen cesaretlendirdiği de iddia edilebilir.
Filozof Alain Badiou, Sarkozy'nin siyasetini 'transandantal
Pétainizm' diye adlandırıyor. Bu, Sarkozy bir faşisttir demek değil.
Buradaki kıyaslama Sarkozy'nin tıpkı Vichy rejiminin lideri gibi
'yenilenmeden' ve 'kopuştan' bahsederken, Fransa'nın teslimiyetinin
mimarı olduğunun altını çizmeye yararlı oluyor. General Petain'in
vakasında Almanlara teslim olmuşlardı.
Sarkozy'nin vakasındaysa küresel kapitalizme ve Amerikan
hegemonyasına teslim oluyorlar. Tıpkı Pétain gibi Sarkozy de takıntılı
biçimde 'ahlaki krizden' ve 'çöküşten' bahsediyor ki, bunlar
(neoliberal) reformların 'kaçınılmazlığını' haklılaştırmak için
maharetle seçilmiş kavramlar. Pétain Fransa'nın Nazi Almanyası'nı
taklit etmesi gerektiğini düşünüyordu. Sarkozy ise ABD ve Britanya'nın
ekonomik 'modellerine' öykünüyor. Pétain 1940'taki yenilgiyi tamamıyla
Halk Cephesi'nin solcu hükümetine bağlıyordu. Sarkozy Fransa'daki
çöküşün başlangıcı olarak öğrenciler ve işçilerin Mayıs 1968'deki
eşitlikçi mücadelelerini görüyor.
İdeolojik açıdan 'Sarkozyizm' manasız bir bütüne denk geliyor.
Sosyoekonomik açısındansa kendini şaşmaz biçimde küresel
kapitalizmin ekonomik gündemini gerçekleştirmeye adamış durumda.
(University College London'da Fransız siyaseti dersleri veriyor, 9 Ocak 2008)
|
|
Yarımağan, "Otomasyon sistemiyle kopya bitecek" dedi. |
11/01/2008 (1026 kişi okudu)
AA - ANKARA - ÖSYM Başkanı Prof. Dr.
Ünal Yarımağan, bu yıl ÖSS'ye giren öğrencilerin geçen yıllara oranla
yüzde 25 daha şanslı olacağını, taban puanların da bir miktar
düşebileceğini söyledi. Yarımağan, adayları "Acaba sınav salonu havadar
mı, gözüme ışık girer mi, sıraya sığacak mı" diye dertlendiren salon
sorununun da bu yıl çözümleneceğini, çünkü Sınav Merkezi Otomasyon
Projesi'ni uygulayacaklarını müjdeledi.
2008 ÖSS, tarihe ilginç bir ÖSS olarak geçecek. Lise eğitiminin
dört yıla çıkarılması nedeniyle bu yıl birkaç lise dışında hiçbir lise
mezun vermeyecek. ÖSS Başkanı, bu nedenle bu yıl ÖSS adayı sayısının
400-500 bin düşmesini, sınava 1.2 milyon kişinin katılmasını bekliyor.
Peki bu durum üniversiteyi kazanma şansını artıracak mı?
"Tabii artırır. Adaylar geçen yıla göre yüzde 25 daha şanslılar"
diyen Yarımağan yine de ÖSS'nin bir yarışma olduğunun unutulmaması
gerektiğini söyledi:
"Bu yıl sınava girecek kitle farklı olacağı için aslında bu yılın
taban puanları geçen yıllardan bir miktar farklı olabilir. (Ama) aday,
kitle içinde 10 bininci mi, 20 bininci mi o önemlidir, puan o kadar
önemli değildir. Bu yıl puanlarda bir miktar farklılık olabilir."
Başvuruları şubat-mart ayında başlayacak ÖSS öncesi önemli gelişmelerden biri de sınav salonu.
Yıllarca hazırlandıkları sınavda dar sandalye, havasız sınıf, alçak
masa yüzünden sıkıntı çekmek istemeyen adaylar ve veliler, sınav öncesi
zaten keşif gezilerine çıkıyor. ÖSYM de artık bu konuda veliler kadar
hassas olacak.
Hazırlıklarına geçen yıl başlanan 'Sınav Merkezi Otomasyonu
Projesi' bu yıl başlıyor. Bu çerçevede ÖSYM'nin sınav yaptığı 200 bin
sınav salonu ve tüm okulların bilgilerinin 'tek tek' elektronik ortama
aktarıldığını anlatan Yarımağan şöyle konuştu:
"Biz bundan önce sınav yapılan salonların bilgilerine çok hakim
değildik. Ama artık o sınıftaki sıra türünden yüksekliğine, perdeye,
jeneratöre tüm bilgilere sahibiz. Bu bilgilere sahip olduğumuz için de
uygun olmayan salonları kullanmayacağız. Eğer mecbur değilsek kolçaklı
sandalyeli veya sıraları çok alçak olan ilkokul 1. sınıf sıralarını
kullanmayacağız. Yine mecbur değilsek, ulaşımı zor, gürültülü
yerlerdeki sınav salonlarını kullanmayacağız."
Yeni proje kopya ihtimalini de azaltacak: "Oturma yeri planlaması
ve soru kitapçığı dağıtımını da Ankara'dan, yani merkezden yapacağız.
Salon başkanlarına inisiyatif bırakmayacağız. Eskiden salon başkanı
adayı isteğine göre oturtuyor, kitapçığı dağıtıyordu."
Çok uzun ya da kilolu adayların rahatı için de planlama
düşünülüyor. Yarımağan uzun ve kilolu adaylardan başvuruda bunu
bildirmelerini istemeyi düşündüklerini açıkladı. Ve son not: 2008
ÖSS'de salona cep telefonuyla girmek, 'kesinlikle' yasak.
ABD TAK'I TERÖR ÖRGÜTÜ İLAN ETTİ.
Bu
arada, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın, terörist PKK ile bağlantılı TAK
örgütünü de küresel terör örgütü ilan etmeyi kararlaştırdığı öğrenildi.
Bu kararla birlikte, ABD çıkarlarına yönelik terörist bir tehdit olarak
nitelendirilen TAK'ın ve bağlantılı kişilerin, varsa ABD'deki
malvarlığı dondurulacak.
Konuyla ilgili resmi açıklamanın, kısa süre içinde ABD Dışişleri Bakanlığı tarafından yapılması bekleniyor.
TAK'ın bağlantılı bulunduğu terörist PKK, uzun yıllardır ABD Dışişleri
Bakanlığı'nin küresel terörist örgütler listesinde yer alıyor.
TAK örgütünü terörist örgüt ilan etme kararı, Resmi Gazete anlamına
gelen ''Federal Register''da yayımlanarak yürürlüğe girdi.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey tarafından yapılan yazılı açıklamada, TAK'ın, bakanlığın ''özel küresel terörist örgütler'' kategorisine dahil edildiği belirtildi.
![]() |
||
|
1556- Divan Şairi Fuzuli öldü. |
||
![]() |
||
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci:"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
| Haberler | ||
|
![]() |
Devlet Bakanı Aydın'ın AA'ya demeci
"DEMOKRASİ ARTIK BİR İNSANLIK MESELESİ"
ANKARA - Murat Muratoğlu/Başak Bingöl
-
Devlet Bakanı Mehmet Aydın,
''Bizim de Avrupalıların da cesur olması lazım, demokrasi artık bir insanlık meselesi olmuştur, çünkü bir değer meselesidir. O konuda, Avrupa'nın bize, bizim Avrupa'ya ihtiyacı var''
dedi.
Devlet Bakanı Aydın, AA'ya,
''Medeniyetler İttifakı Projesi'', Avrupa Birliği (AB) ile ilişkiler ve demokrasinin gelişimi başta olmak üzere çeşitli konularda açıklamalarda bulundu.
İspanya'da 15-16 Ocak günlerinde yapılacak 'Medeniyetler ittifakı
Forumu'na Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile katılacaklarını belirten
Aydın, forumda siyasetçilerin yanı sıra iş adamı ve sanatçıların da yer
alacağını kaydetti.
''Medeniyetler ittifakı Projesi''nin ''tuttuğunu'' dile getiren Aydın,
''Bu bizi memnun ediyor, daha sonraki seneler çok daha fazla güç bu
projeye katılacaktır"
dedi.
Aydın'ın konuşmasında öne çıkan bazı ifadeler şöyle:
•
''Kendimizi ciddiye alalım, Avrupa kalkıp da 'Türkiye olmazsa ne olur?'
Türkiye olmazsa çok şey olur, orada boğulup kalırsın, demokrasi nasıl
gidecek, Türkiye yastık bölge mi olacak?''
•
''Temel sorun siyasidir, siyasidir, siyasidir, bu başka sorunlar
olmadığı anlamına gelmiyor, medeniyetler bize hadi kavgaya tutuşun
demediler ama kavgaya tutuşanlar, medeniyeti de kullanırlar, dini de
kullanırlar''
•
''Zannediyorum bizim millet olarak biraz o geçmişimizden dolayı
kolektif kimlikten dolayı, kendimizi anlatmada ekabirliğimiz var''
• ''Türkiye'nin biraz daha girişken olması lazım''
• "Hemen hemen her islam ülkesinin yöneticileriyle konuştum. Bu projenin önemli bir kısmı için hepsi çalışmaya hazır"
•
"Bir sürü zorluğa rağmen 2008 yılı benim kanaatimce, medeniyetler
ittifakı projesinin tahlillerinin önemli bir kısmını da test eden bir
yıl olacak"
•
"Türkiye'nin önemini herkesten çok bizim bilmemiz ve bu öneme herkesten
çok bizim inanmamız lazım.
Türkiye son zamanlarda çok iyi atıflar alan bir ülkedir"
• "İslam medeniyetini bir kenara atarsanız batı medeniyetini temel kavramlarından mahrum bırakırsınız"
•
"Akdeniz havzasında gelişmiş olan medeniyetlerin bugünkü mensupları,
birlikte yaşamanın yolunu bulabilir, o yolda azimle yürüyebilirlerse
dünyanın tamamında büyük rahatlama olur"